Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Çocuk ve Ergen Psikiyatri Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi Melek Gözde Luş, Otizm Spektrum Bozukluğu'nun (OSB) kökenleri, erken belirtileri, tanı süreci ve özellikle eğitimin bireylerin yaşam kalitesi üzerindeki kritik rolü hakkında önemli bilgiler paylaştı. Luş, OSB'nin sosyal etkileşim ve iletişimde farklılıklar, sınırlı ilgi alanları ve tekrarlayıcı davranışlarla kendini gösteren bir nörogelişimsel durum olduğunu belirtti.
Otizmin Temelinde Genetik Yatkınlık Var
Dr. Öğr. Üyesi Luş, OSB'nin spektrum olarak adlandırılmasının, belirtilerin ve etkilenme düzeyinin her bireyde farklılık göstermesinden kaynaklandığını açıkladı. Güncel bilimsel araştırmaların, otizmin ortaya çıkmasında en belirleyici faktörün genetik yatkınlık olduğunu gösterdiğini ifade etti. Luş, genetik faktörlerin yanı sıra ileri baba ve dolayısıyla anne yaşının da riski artırabileceğini ekledi. Geçmişte popüler olan 'buzdolabı anne' teorisi ile aşı veya ilaçların otizme neden olduğu iddialarının bilimsel dayanağının olmadığını da kesin bir dille belirtti.
Otizmin ilk işaretlerinin genellikle yaşamın ilk yıllarında sosyal etkileşimde gözlemlendiğine dikkat çeken Dr. Öğr. Üyesi Melek Gözde Luş, 1-1,5 yaş civarında çocuğun bakım verenle yeterli düzeyde iletişim kuramamasının, ismine tepki vermemesinin, göz teması kurmamasının ve gülümsemeye karşılık vermemesinin önemli belirtiler olduğunu dile getirdi. Yaklaşık 8-10 aylık dönemde beklenen 'ce-ee' gibi karşılıklı oyunlara ilgi göstermemesi ve dil gelişimindeki gecikmeler (1 yaşında anlamlı sözcüklerin başlamaması, 2 yaşında iki kelimelik cümle kurulamaması) gibi durumların uzman değerlendirmesi gerektiren uyarı işaretleri olduğunu vurguladı. Konuşmanın geç başlaması durumunda bile, doğru eğitim ve dil terapileriyle önemli ilerlemeler sağlanabileceğini ifade etti. Her çocuğun gelişim hızının farklı olduğunu belirten Luş, ailelerin erken uzmana başvurarak bireysel eğitim planı oluşturmasının önemini vurguladı.
Otizm ve Zeka İlişkisi: Her Birey Farklı
Dr. Öğr. Üyesi Luş, otizm ile zeka arasında doğrudan bir ilişki olmadığını ve otizmin tek başına zihinsel yetersizlik anlamına gelmediğini belirtti. Otizmli bireylerin zeka düzeylerinin geniş bir yelpazede değişebileceğini, bazılarının üstün bilişsel becerilere sahipken, bazılarında zihinsel gelişim geriliğinin de eşlik edebileceğini aktardı. Bu nedenle her bireyin bilişsel özelliklerinin ayrı ayrı değerlendirilmesi gerektiğini ifade etti.
Otizmin genetik temeli güçlü olsa da, Down sendromu gibi tek bir genin varlığıyla teşhis edilen bir hastalık olmadığını belirten Dr. Öğr. Üyesi Melek Gözde Luş, ikiz çalışmaları ve aile içi tekrarların bu ilişkiyi desteklediğini söyledi. Günümüzde uygulanan bazı genetik tarama testlerinin tek başına tanı koydurmadığının altını çizen Luş, tanının halen çocuk ve ergen psikiyatrisi uzmanlarının yaptığı detaylı klinik değerlendirme sonucunda konulduğunu ekledi. Bilimsel olarak etkinliği kanıtlanmış temel yaklaşımın eğitim olduğunu vurgulayan Luş, erken tanı, düzenli ve nitelikli eğitimin, hafif düzeyde otizm spektrum bozukluğu olan bireylerin bağımsız yaşamalarını, eğitim ve çalışma hayatına katılmalarını sağlayacak becerileri kazanmalarında kilit rol oynadığını belirtti. Eğitimin temel amacının, bireyin günlük yaşam, sosyal iletişim ve bağımsızlık becerilerini en üst düzeye çıkarmak olduğunu ifade etti. Ailelerin otizm şüphesi durumunda deneyimli bir uzmandan doğru değerlendirme ve tanı almasının, belirsizlik ve kaygının azalmasına yardımcı olduğunu sözlerine ekledi.




